ÇOKBİLİNMEYENLİ DENKLEM

  Bu haber 10 Nisan 2011, Pazar 20:50:54 eklenmiştir.
Cumhuriyetimizin kapalı Kutusu Latife Hanım’ın yaşam hikayesinden satır başları:

Cumhuriyetimizin kapalı Kutusu Latife Hanım’ın yaşam hikayesinden satır başları:

 

Latife Hanım Atatürk’e vurdu mu?

Latife Hanım Hayatındaki Sır Perdesi Aralanıyor…”Teyzem Latife” kitabı hakikat kapısını aralıyor… Ama satır aralarını açmam gerek…

Şimdi sırası mı? Şu aralar en çok işittiğim söz bu. Yakın tarihimize veya Atatürk’e dair yeni ve çarpıcı hangi bilgiyi anlatmaya kalksam benzer soruyla karşılaşıyorum. “Görmüyor musun yaşananları, şimdi sırası mı? Bunu kullanmaya ve çarpıtmaya hazır kesimin neler yapacağını tahmin edemiyor musun? “

Hayır! Bence tam da sırası. Çünkü bugün yaşadıklarımız, gerçekleri tam anlamıyla bilemediğimizden başımıza geliyor.Bize sahici bir tarih öğretilmediği için bugün olan biteni anlayamıyoruz.

Canımız çok acısa da bunu yapmalıyız. Gerçek tarihimizle yüzleşmeliyiz. Eğer ısrarla ve inatla tarihin derinliklerine inmez ve çocuksu anlatımlarla yetinmeye devam edersek, ne yaşadığımız devleti ne de yönetenleri tanıyabilir ve anlayabiliriz.

Hep yazıyorum. Atatürk’ün hayatını hiç ama hiç bilmiyoruz diye. Yeni bir kitap yayınlandı. “Teyzem Latife – Mehmet Öke &Fatih Bayhan/ Pegasus Yayınları” Kitabın satır aralarına dikkatlice bakarsanız eşi Latife Hanım üzerinden Atatürk’ün hayatına dair yepyeni bilgileri bulacaksınız. Kitabın en ilginç özelliği Latife Hanımın ailesinin ilk kez konuşuyor olması. Mehmet Sadık Öke Latife Hanım’ın kız kardeşi Vecihe Hanım’ın torunu. Atatürk’ün ailesi hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan gazeteci Fatih Bayhan’la birlikte bu kitaba imza attılar. Her ikisi de yakın dostum olduğu için kitabın hazırlanış öyküsünü biliyorum. Ama ben biraz daha ileri gidip satır aralarını açacağım. Ve kitapta olmayan bilgileri de ekleyeceğim.

Buyurun o halde Cumhuriyetimizin kapalı Kutusu Latife Hanım’ın yaşam hikayesinden satır başlarına…
Şu ünlü boşanma hikayesi…
Latife Hanım’ın Atatürk’ten boşanma konusunda değişik şeyler yazıldı. Bakın torun Mehmet Öke olayı nasıl anlatıyor.

O akşam Köşk’te bir resmi davet var. Paşa, her zaman olduğu gibi Latife Hanım’a, “Piyano çal,” demiş. Biliyorsunuz önce şiir okutur, ondan sonra piyano çaldırırdı. Latife Hanım da şöyle söylemiş, “Şimdi çalamam, buradakilerin hiçbiri dinlemiyor, yorgunum.” Bunun üzerine Mustafa Kemal çok kızar. Aslında ilk kıvılcımın kopmasına sebep olan bu kadar basit bir şey ama bir noktada gerginlik arttıkça biliyorsunuz her şey artık batmaya başlıyor. Bunun üzerine Vedat piyano çalar. Buradan da ikinci bir gerginlik doğmaya başlar. Vedat eseri bitirince Paşa gidip alnından öperek ona teşekkür eder. O andan itibaren ikisi birbirine biraz sert davranmaya başlıyorlar. “Sen benim yerime Vedat’a çaldırıyorsun, niye çaldırıyorsun, çaldırma. Zaten buradakilerin hiçbiri dinlemiyor. Hatalı çaldı, iyi çalmadı, bak kimse anlamadı,” diyor. Vedat iyi piyanisttir ama demek ki orada bir şey olmuş, eseri kötü
çalmış. Bunun üzerine Mustafa Kemal, “Hanımefendi buradakilerin hepsi anlıyor ama siz anlamıyorsunuz,” deyince Latife Hanım yelpazeyi hızla avucunun içine vuruyor ve elini kesiyor. Buna çok sinirlenen Mustafa Kemal tokat atmak üzere elini kaldırmış. Latife teyzem de gayri ihtiyari elini yüzüne siper etmek için kaldırınca eli Paşa’nın yanağına çarpıyor ve elindeki kan onun yanağına bulaşıyor. Yanağı da biraz çiziliyor ama Latife Hanım’ın elindeki kan bulaştığı için, Mustafa Kemal’in yüzünde büyük bir yara var gibi gözüküyor.

Bu olayın kibar versiyonu. Mehmet Bey zorunlu olarak olayı biraz yumuşatarak anlatıyor.Aslında Latife Hanım sinirine engel olamamış ve yelpazeyi Atatürk’ ün suratına vurmuştu. Birkaç satır sonra kanlı yelpazenin sırrı anlaşılıyor.

Bu olay komutanların ve diplomatik erkânın önünde meydana gelmiş. Bunun üzerine Avusturya ve Amerikan maslahatgüzarları “Komutanların önünde karısından tokat yedi. Türkiye Cumhuriyeti liderinin karizması çizildi. Her an bir darbe beklenebilir,” diye ülkelerine kripto yazmışlar. Bu olay karı-kocanın ilişkilerinin hangi noktaya geldiğini gösteriyor.

Peki sadece bir piyano çalma meselesi bu kadar büyük bir kavgaya sebep olabilir mi? Altında başka sebepler olmasın…Geçelim…Atatürk ve Latife Hanım bu olaydan sonra boşanmaya karar verdiler. Latife Hanım İzmir’e döndü. Ama olayın kahramanı Vedat Uşaklıgil (Latife Hanımın kuzeni.) köşkte kalmayı sürdürdü. Üstelik Latife ablasının beraber dönüyoruz demesine rağmen. Bu olay Vedat’ın babası Halid Ziya Uşaklıgil ile Latife Hanım’ın babası Muammer Bey’in de arasını açtı. Bir daha hiç konuşmadılar. Soyadı kanunu çıktığında aynı aileden olmalarına karşın başka soyadları almayı tercih ettiler. Latife ve ailesinin Uşaklıgillerle barışmaları Vedat’ın Arnavutlukta intiharından sonra kerhen oldu.

Atatürk’e Fasulye Ayıklattı

Peki Latife Hanım bu kadar huysuz muydu? Kitaba bakarsak evet. Hem de Atatürk’e fasulye ayıklatacak kadar.

“Bir davet öncesi, mutfaktaki herkesin işinin olduğu bir gün Paşa’nın canı barbunya pilaki istemiş. Yoğunluğa rağmen o kadar ısrar edince Latife teyzem bir tencere dolusu barbunya fasulyesini önüne koymuş ve “Eğer yemek istiyorsan, o zaman ayıklarsın” demiş. Paşa da bir yandan gülüp, bir yandan söylenirmiş. “Cepheden beri ayıklamadım. Orada nasıl ayıkladıysam, burada da ayıklarım,” demiş.”

Kitapta eğlenceli anekdotlarda var. Türkiye’nin ilk kadın milletvekili Benal Nevzat Hanım’ın aktardığı bir olay ise ilginç olduğu kadar komik de.

“Soyadı Kanunu esnasında Paşa(Atatürk), Tarım Bakanı’na bir sebepten dolayı kızmış. O sırada da bakan Paşa’dan kendisine soyadı vermesini istemiş. Paşa da “Senin soyadın ‘Eşek’ olsun,” demiş. Bakan, “Aman Paşam nasıl olur,” deyince, Paşa, “Ee, sen Tarım Bakanı değil misin? Toprağı eş, ek,” demiş.”
Kim bu tarım bakanı merak ettiniz değil mi? Söyleyeyim. Reşat Muhlis Erkmen. Tabi ki Atatürk’ün bu şakasını atlatıp Erkmen soyadını almayı becerdi.

Bitmeyen Sofralar…!

Öke &Bayhan’ın kitabında Atatürk’ün sofralarına da uzun uzun yer veriliyor. Latife Hanım’ın mutat zevat olarak bilinen Atatürk’ün yakın arkadaşları tarafından özellikle içkiye zorlandığı anlatılıyor. Bakın burası ilginç. Mutat zevat Atatürk’ün bu zaafından faydalanıp kendilerine çıkar sağladılar mı? Çeşitli imtiyazları arsaları ve devletin çeşitli imkanlarını kullandılar mı? Kimdi peki bu mutat zevat. Kitapta isimler verilmiyor. Ben vereyim. Kılıç Ali, Nuri Conker, Recep Zühtü Soyak. (Mutat Zevat’ın maceraları bir kitap konusu olabilir. Ama ben yakın bir zamanda bu köşede ele almak istiyorum. Özellikle İşbankası hikayelerini)

Paşa’nın Kütüphanesi

Atatürk’ün kütüphanesinden çok söz edilir. Öke&Bayhan’ın kitabından öğreniyoruz ki bu kitapların büyük bir çoğunluğu Latife Hanım’ın İzmir’den getirdiklerinden oluşuyormuş. Boşandıktan sonra Atatürk’ün ricasını kırmamış bunların büyük bir çoğunluğunu Çankaya Köşkünde bırakmış. “Teyzem Latife” de olmayan bilgiyi de ben tamamlayayım. Latife Hanım’a ait kitap sayısı tam 636 adet…

Peki ya Latife Hanım’ın boşandıktan sonraki günleri. Kitapta bunlara dair de ipuçları var. Örneğin Latife Hanım hayatının sonuna kadar hep sahte pasaportla yurt dışına çıktı. Kullandığı isim “Fatma Sadık” tı. Hatta o kadar öyle ki yurt dışındayken ailesi ona Fatma Sadık adıyla telgraf çekti. Ama kitapta bunun ayrıntısına pek girilmemiş. Yani neden sahte pasaport kullanmak ihtiyacı hissetti ve ilk ne zaman kullandı. Ona sahte pasaport kimin talimatıyla verildi? Bunlar yok. Ben bir adım daha ileri gideyim. Acaba sahte pasaportu boşandıktan sonra Çekoslavakya’nın Tatra kasabasına tedaviye giderken kullanmış olabilir mi? Ve oradaki hastane de Fatma Sadık sahte ismiyle yatmış olabilir mi?
Devam edelim.

Latife Hanım’ın Aşkları

Latife Hanım, Tatra’da tedavi görürken Büyük siyonist tarihçi Emil Ludwig’le tanıştı. O da Tatra’da benzer bir tedavi görüyordu. Latife Hanım artık dul bir kadındı ve Gazi’nin gölgesinden çıkmak istiyordu. Ona “Evli olmasaydınız sizinle evlenebilirdim,” dedi. Bu platonik aşk vuslata dönüştü mü bilmiyoruz ama Latife Hanım, Fransa’nın Nice şehrindeki villasını Emil Ludwig’e kapı komşu olanından seçti.

Muhtemeldir ki Nice sahillerinde yakın bir dostlukları oldu!
Latife Hanım’ın bir diğer aşkı da Reşit Saffet Atabinen’di. Reşit Bey, Lozan Barış görüşmelerindeki heyette yer alan genel sekreterimizdi. Diplomatlığının yanı sıra tarihçi ve de yazardı. İki dönem de milletvekilliği yapmıştı. Türkiye’ye döndükten sonra bürokraside pek çok görev aldı. Milli Olimpiyat Komitesi’ni ve Turing Otomobil Kurumu’nu kurdu. ( Küçük bir ayrıntı ama belirtmeden geçmeyeyim. Latife Hanım genç kızlığından beri mavi gözlü sarı saçlı erkekleri beğeniyordu. Atatürk’ün yanı sıra Reşit Saffet Atabinen ve Nazım Hikmet gibi Emil Ludwig de bu özelliklere uyuyordu. )

Ama asıl önemlisi Latife Hanım’la kız kardeşi Vecihe Hanım vasıtasıyla uzaktan da olsa akrabaydı. Süreyya Paşa’nın kardeşi Şükrü Paşa’nın kızı Hayat Hanım’la evliydi.
Reşit Saffet Bey, Atatürk’e de yakın bir isimdi.
Sarı saçları, mavi gözleri, uzun boyu ile kadınların gözdesiydi.

Cemiyet hayatının sevilen bir ismi ve parlak bir bürokrat olarak yaşamını sürdürüyordu. Latife Hanım’la uzun soluklu bir aşk yaşadılar. Latife Hanım’ın ailesi bunu aşktan çok, yakın bir dostluk olarak değerlendiriyor. Yani aşktan bir parmak eksik, dostluktan bir parmak fazla! Hatta bu yakınlıkları kimi zaman çalışma arkadaşlığına da dönüştü. Reşit Saffet Bey’in çıkarttığı Turing Otomobil Kurumu’nun dergisinde Latife Hanım sık sık yazılar yazdı. Bu yazılar ve hikâyeler çoğunlukla müstear isimle yayınlandı. Latife Hanım’ın küçük kardeşi Münci Bey de Turing derneğinde çalıştı.

Münci’nin sonu ise çok trajik oldu. 1932 yılında Tokatlıyan otelinde silahla vurulmuş halde ölü bulundu. Emniyet intihar olduğunu açıkladı. Ama aile buna inanmadı. Kitapta bu olaydan bir cümleyle bahsediliyor. Olayın açığa çıkartılması için Latife Hanım’ın babası Muammer Bey Atatürk’ten yardım istiyor. Ama sonuç alınamıyor. Ben biraz açayım. Münci’nin intihar olarak örtbas edilen ölümüne sebep bir aşk hikayesiydi. Münci evlerine gelen alman mürebbiye Hoffa’ya aşık olmuştu. Hoffa’ya aşık olan yalnız o değildi. Çankaya’nın “Mutat Zevat”ından Recep Zühtü’de bu alman güzeline vurgundu. Ve Münci’yi ondan uzaklaştırmak için öldürmüş olabilirdi. Bu şüphe ailenin içini kemirdi. Ama olay açıklığa hiçbir zaman kavuşmadı.

Evet 600 sayfalık kitaptan birkaç satır başı böyle. Mehmet Öke ve Fatih Bayhan cesur bir çalışmaya imza attılar. Yeterli mi? Bence değil. Ama en azından hakikat kapısını az da olsa araladılar. Gerisi bize kalmış…