Egemen Gazetesi Gerçeklerin Sesi
DEMİRKAYA, EYOF ONURLUĞUNU SİV
Gazetemiz İmtiyaz Sahibi ve İGD Yönetim Kurulu Üyesi, üniversite öğrencisi olan
Şap Hastalığı ile Mücadele, Si
Şap Hastalığı ile Mücadele ve Toplu Aşılama Kampanyası, Gıda Tarım ve Hayvancılı
Sivas'ta cezaevi firarisi yaka
Cinayete teşebbüsten 16 yıl 11 ay kesinleşmiş hapis cezası bulunan ve cezaevinde
Sivas'ta çöp konteynerinde beb
Sivas'ta çöp konteynerinde bebek cesedi bulundu.
Fetö'nün "Işık Evlerine" Yönel
Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) soruşturması kapsa
PARALEL YAPI

PARALEL YAPI

  Bu yazı 06 Eylul 2015, Pazar 00:27:41 eklenmiştir. 848 kez okunmuştur.
Yazar : Metin BOŞNAK


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

 Paralel Yapı Mutantları

 

Paralel Yapının (PY) zahiri ile batını arasındaki farkın, fecr-i  sadık ile fecr-i kazip arasındaki fark kadar olduğu artık anlaşıldı. Aradaki farkı dolduran iyi niyet ve yufka yürekti. Buna PY’nın her zaman teşvik ettiği “ikinci” fıtratı olan tiyatroculuğu, yakın gölge takım oyunu, gizli servisler gibi çalışması, karıncaya çuval yükleyip bel ağrısını karıncanın genetik sıkıntılarına bağlama mahareti de eklenebilir. PY’nın mutant özelliği ise, onun kolay tanımlanmasına engel olur. Zahirî suret ile yedekte bekleyen batınî suretler kadar, sumen altında bekleyen sîretleri ve yedeklenmiş davranışları vardır. Alamut Kalesinde gizlenen mutant nesil böyle ortaya çıktı.   

 

Kastımız, PY’yı kitlesel olarak yargılamak değil, sistemsel olarak tanımlamaktır. İşin daha da ilginç tarafı, bunu zaten PY kendisi en başarılı şekilde yapar. Bir komutla şeytanı melek, meleği şeytan gösterebilme maharetini defalarca gösterdi. Sonra da kendi yaptıklarını başkalarını suretiyle yeniden şekillendirdi. “Cadı avı” diye, aslında Devletin içine sızıp kendini klonlayan şeytanı çıkarma girişimlerini böyle kapatmak ister.  

 

PY, kült tabiatından dolayı aslında, lideri ve onun kişiliği üzerine inşa edilen sistemden ibarettir. Liderin etrafında ve altında onu taklit edenlerle sistem kendini klonlar ve en alttaki birim eleman en üsttekini temsil eder konumda olur. Lider, ne kadar tartışılmazsa, “abi” de o kadar tartışılmaz olur. “Abla” modellemesi de bunun gibidir, ancak kendini cinsiyet ve insanüstü gösteren liderden de çok abi modeline yatkındır. Örgüt liderinin aşina olduğu iki temel hiyerarşi, kışla hiyerarşisi ve Katolik geleneğindeki hiyerarşi bu yapılanmanın kültik genlerini İsmaili geleneği de anıştırır.

 

Bireysel farklar elbette vardır. Yaş, cinsiyet, analitik zekâ, sosyo-kültürel farklar, ekonomik farklar, PY’ya intikal ettiği ve kaldığı süre, fıtrat farkları, yapının adanan ve aldanan konumunda olanlar, yapı içinde yönetici ve yönetilen olanlar, mesleki farklar, yapıya para kaynağı temin eden ve parayı kullananların farkları… Sorun zaten PY’nın bireysel farkları kendi içinde eritme ve kendi potasında eriterek, bir tek “ben” ve “benlik” inşa etmesindedir. Kitlesel gerçekleri olanların zaten bireysel vicdanları da iradeleri de olmaz. Alamut Kalesine girdikten sonra, mutantlaştırma başlar.

 

Ayrıca, piramit tarzı hiyerarşisi nedeniyle, PY’nın her katmanı her şeyden aynı derecede bilgi sahibi değildir. Ama üst katmandan gelen ne varsa, onaylamakla memurdur. Aksi takdirde her kültte olduğu gibi, ya sistem, belki İslam dışı olacaktır. Epistemolojik bir kültün ontolojik mücadelesi böyle devam etmektedir. O nedenle, PY kendini büyütecek her şeyi, dine uygun olur olmaz bakmadan, rahatlıkla “ruhsat”la meşrulaştırabilir. Bu meşruiyetin kaynağı, Nasslar değil, PY’nın lideri ve üzerine titrediği sistemidir. Alamut Kalesinin inşası için, nereden geldiği önemli değil, her türlü malzeme ve onu taşıyan “küfe” meşruiyetini ondan alır.

 

Meşrulaştırmanın birinci referansı Said Nursi, daha sonra da Hz. Peygamberin, gelişigüzel aktarılan hadisleri olabilir. Bunların yetmediği durumlarda, aşkın mutasavvıfların kelâmı devreye girer. Ve PY, çok çabuk ve örgütlü şebekesiyle çok hızlı ve etkin bir şekilde, karakter suikastları yapabilir. Bunların örnekleri eskiden oldu, halen de devam etmektedir: Nurettin Veren’den tutun, Latif Erdoğan’a, bizzat Gülen’le beraber çocukluk ve gençliğini geçirenlerden tutun, medya ve siyaset dünyasından, vaktiyle PY’ya iyi niyetinden dolayı sıcak bakan insanlara kadar… PY’nın lideri, Denizci bir komutanı “zimmet suçundan mahkûmiyet” almış birini överken, PY Genelkurmay Başkanını terörist başı olarak gösterebilmekte, Selam ve Tevhit Örgütü yaftasıyla, koca bir millete Truman Show yaşatırken, ahiretten naklen yayınlarla kendi kitlesini de zaptı rapt altında tutabilmektedir. Referandumdan, Ergenekon sürecine, Cumhurbaşkanı seçimlerine kadar yaşananlar bundan ibarettir. Hükümete taktiksel ve abartılı destek verme görüntüsü, diyet olarak tüm ülkeyi teslim alma noktasına getirmiştir. Referandum, “dünyanın her tarafından geliyorlar!” diye paslanan resimlerin arkasında diyet borcunu bekleyen Alamut fedaileri vardı. Onlar, “adanmışlardı.”

 

Alamut Kalesinden Babil Kulesine

 

“Adanma”yla “aldanma” arasındaki farkın büyük olmadığı açıktır. Hele bir de sorgusuz itaati “ihlas” ölçüsü haline getirir, bunu da Hz. Peygamber ve Ebu Bekir arasındaki ilişkiyle bağlantılandırırsanız, Alamut Kalesine dehlizlerden dalış başlamıştır. Sokrat’ın bahsettiği “mağara”ya benzeyen bu dehlizlerin ışığı, rivayete göre “Nûr Suresi”nden geliyor. Vebali aldatanda olsa da, aldananların etkisi de çok vahim olabilir. Kaldı ki mesele zaten, sadece dini terminolojiyle açıklanacak boyutların çok ötesindedir.

 

Alamut ’un ezanları bazen ceket içine, bazen surda okunur, minare gerekirse devrede olur. Önce akıl devreden çıkar, sonra aile ve akraba çevresi, sonra insanın kendisi devreden çıkarak, mutantlaşma aşamalarını “seyri suluk” haline dönüştürür. Geride sadece komuta ve ruhsat kabilinde konuşan, gülen, ağlayan, hâşâ düşünen bir varlık ortaya çıkar. Kendince bir yol izleyen hatalarla malul olduğundan, her şeyi bilenin bildiği uğrunda sadece “koşturmak” yeterli olacak, necata erdirecektir. Kendi “sagalarını” kültik piramidi yüceltme üzerine kuran PY, yeni anlatılarını da bu “başarı” hikâyeleriyle himmet-hikmet-inayet üçlüsünü de, duruma göre değişen, bilimsel din ve dinsel bilimle modern görünecektir.

 

“Nefs” ile şahsiyet arasındaki fark bilinçli bir şekilde yok edilince, şahsiyetli davranış doğrudan şeytani alan içinde algılanır ve bireyin kendi iradesiyle vardığı karar onda “küfür” endişesi yaratır.

Kutsal “biz” böylece ortaya çıkar. Ve bireysel “ben” aslında “biz” de olmaz; kitlesel “ben” olarak daha vahim bir hal alır. Bireysel olarak kitlesel “ben” zırhını giyince tartışılmaz masumiyet ve kudret hissi de beraberinde taşınır. Lider ve sisteminin dışındaki her şey ve herkes şeytani alan içinde kalır. Emir-komuta dışındaki unsurlar “nefs” emareleridir. O halde geriye, sadece “mutlak itaat” kalacak ve “teslim olan” kurtulacaktır…  

 

Buradaki teslimiyet, tasavvuf geleneğinden çok farklı ve tartışılmaz bir emir komuta zincirinin teşkilatlanmasını dikte eder. Bir hakikat algısıyla oluşan inanma alanı değildir bu. Aktaran kişinin kendisi tartışılmaz olacak ve ilerde hem zaman kaybına hem de komuta zaafına engel olacak bir kutsal payenin oluşturduğu imamet alanıdır. Bunun temini için düzenli toplantılar, toplantılarda aktarılan “gizli” metinler, toplantı sonrasında gizlice hazırlanan “durum raporları” Alamut Kalesinin üst kademelerinde iletilir.

 

İç kontrol mekanizmaları böyle sağlanırken, PY’nın gözünden kaçan zaman ve mekânlardaki olaylar da “ilahi” kontrole havale edilir. O da her bir olayda, başarı varsa Alamut ‘un varlığına yorulur, sıkıntı varsa kişilerin günah kompleksleri uyarılır. Zincirdeki kırılmaların önlenmesi için izlenen usûl, düşüp kırılan bardaktan, bozulan çamaşır makinasına kadar sorunu insanların “ihlas” eksikliği ya da “günahların” artmasına delalet eder. Hastalıklar da bunun diğer bir tezahürü olmaktadır. Böylece kusur, ihmal, sakarlık namına ne varsa doğrudan dini terimle günah olarak algılanır ve iç monitörler kanalıyla insanlar devamlı kendilerini suçlar. Sistem ya da lider sorgulamak zaten aklın ucundan bile geçmez. Çünkü dünya da zaten iki tip insan vardır: Biri PY yapıya mensup, diğeri PY’ya mensubiyet adayları. Yani aslında merkezdeki algıdan öte bir şey yoktur. Ve Alamut Kalesi, dünyadaki her kurttan, fitneden, beladan, şerden korunma merkezidir. Onun içinde yaşamalı, oradakilerle görüşmeli, evlenmeli, iş yapmalıdır.

 

PY’nın Alamut Kalesinden Babil Kulesine evirilmesi aslında o kadar da zor olmadı. Devamlı bir toplumsal hareket, kırsalın kente akışında bozulan mahalle ve ilişkiler, şehirden başlayan ve kırsala uzanan yalnızlıklar, fukaralık, çaresizlikler, devlet mekanizmasının sıkıntıları ve yabancılaştırma etkisi, ekonomik-siyasi krizler bu Kale ve Kulenin inşasına zemin hazırladı. Kriz dönemleri PY’nın güçlenme dönemleri oldu. Askeri müdahaleler, ekonomik krizler, terör vs. unsurlarla oluşturulan huzur ve sükûnet ve en önemlisi çocukları terbiye etme mekanizması…

 

Devletle şehir, kent ile kırsal, tüketme isteği ve fukaralık, eski değerlerle yeni değerler arasında sıkışan kitleler vardı. Ve görsel kültür kendi çevresini oluşturmuştu. Bu çevre daha sonra dijital dünyanın da etkisiyle, ebeveynin kontrolünden, devletin kontrolünde çıkıyordu. Farklı iltica gettoları oluşurken, PY devreye girdi. Toplumundan temiz hamurunda olan mayayı kendini büyütme katalizörü olarak kullandı.

 

Cehalet vardı, eğitim lazımdı, komünizm tehlikeydi, karakollar iltica yerleriydi, darbeciler de ülkeyi korumak için devreye girmişlerdi… Devletin bazı açılardan iyi bazı açılardan kötü olması sonraları ortaya çıktı. Devletin okullarında her türlü melanet vardı, “bizim” okullar ise “Melekler Şehri.” Üstelik artık ülke dışında onlara “Türk okulu” filan da deniyor ve kendi mezunları ve onların akrabaları kanalıyla reklamı yapılıyordu. Birden “yürü!” emri gelmiş, Mehmet Ali Birand dâhil birçok insan bu reklamın parçası olmuş, eh biraz da buradan ekmek yemişlerdi. Toplumda tanınmış, popüler insanların “kurumları” ziyaretleri başlamış, ya da onlar mekânlarında ziyaret edilerek “bizim yanımızda olmasa da”  karşımızda olmasından siyaseti güdülmüştü.

 

Öte yandan, alt kesimleri kullanarak üst kesim sermaye ve siyasi elite ulaşma konusunda da aynı milli-dini hamurun kabarcıkları devreye girdi. Elit sermaye ve siyasetin, hem servet ve güç aklama, hem de faniliklerini geciktirme isteklerini de iyi okudu. Onu Alamut Kalesi için kullanmak lazımdı. Gerekirse, sokakta para alınacak, olmazsa evine gidilecek, kapıdan kovarsa zengin, pencereden gireceklerdi. “Efendimiz”, bunu yapmamış mıydı? Kaç defa Ebu Süfyan’ın ayağına gitmemiş miydi?

(Abese Suresi vb. surelerin anlattığının anlamı olmazdı.)

 

 

 

PY’nın en iyi kullandığı enstrüman din, dil ve diyalog oldu. Hepsinin de nihai hedefi siyasi ve ekonomik güçle başlayıp, diplomatik güce erişmekti. Dini kesimlere dini terimlerle, milli kesimlere Türkçe propagandasıyla, liberale tekmil özgürlükçü, askere militarist, polise acayip bir emniyetçi tavırla, Türkçe bilmeyen ve/ya Müslüman olmayanlara diyalog hesaplarıyla bağ kurdu.

 

Bunu yaparken de her farklı eğilimin aradaki fark ve hatta tenakuzlarını kendi lehine üst çatı gözleme kulesine dönüştürdü. Hâsılı, her kesime yakınlığı, o kesimleri PY’ya olan hizmetleri kadar oldu. Burada İslam da aslında PY’nın akide belkemiği değildi. İslam’dan ve İslam’a olan referanslar ancak PY’nın hedefleri kadar var oldu. Gerekirse ekleme çıkarmalar olabilirdi. Buna bazı “zayıf hadislerin” senedine bakmadan, yeri geldiği ve anda uygun olduğu için kullanılmasından tutun, Kur’an’ı Kerim’i “fazla sert” kısımlarından dem vurmaya kadar giderdi. Yani PY, kendini mikyas aldığı için, elindeki ölçü kendisiydi. O ölçüye uyduğu kadar meşruiyeti olurdu her şeyin. Bu ölçülerin de aşıldığı yerler yine PY’nın önceden düşünmediği yeni durumlar ya da yeni eklemek istediği çıkar ilişkilerinde genişleyebilirdi.

 

PY Türkçülere PY liderinin, uzun yıllar Said Nursi’nin kitaplarında “Kürt “olduğu için uzak durduğunu anlatırken, Kürtçülere de diğer bir usulle, “Bediuzzaman Hazretlerinin zaten Kürdî” olmasından yola çıkıyor, bu şekilde Nurcu Kürtleri de PY içine çekiyorlardı. “Tedbir” yapılıyordu, kime yapıldığı anlaşılmaz olmuştu. Aynı gün ve zaman içinde hem Necip Fazıl hem Nazım Hikmet olmakta sıkıntı da yoktu. Bunu anlamakta sıkıntı çeken ya da sorgulayan olursa, ya algısında, ya imanında sıkıntı vardı. Ya da “hizmet şiarını” tam anlamamıştı. Üstelik zaten “Efendimiz de” böyle usullere müracaat etmemiş miydi? “Arkadaşlaaamız” bunu anlamazlarsa, “şefkat tokadı” yerlerdi.

 

Ve PY her mücadeleden muzaffer çıkardı. Çünkü aslında PY’nın Tanrı algısı, sadece PY’yı yapıyı koruyan, onda tecelli eden bir Tanrı algısıydı. PY’nın iç ve dış bağlantılarıyla gerçekleştirdiği başarılı şebeke, bu dünyevi bağlantılar yerine “İlahi” kaynakla açıklaması, kendini tartışılmaz kutsallık zırhına büründürmek içindir. Başarısızlıklar olursa da zaten sistem ve liderin değil, YP içindeki gafillerin hata, eksik ve günahlarından olmaktadır. Zaten haram ve helal algısı da ancak PY’ya faydası ve zararı ölçüsünde olur. O nedenledir ki, en erken 1987 yılından beri toplu sınavlarda önceden sorular alınmakta, cevaplar hazırlanmakta ve elde edilen başarı da yine PY’nın içinde mensuplara, dışında, PY’nın çekmek istediği insanlara da propaganda çekim

 

Bu algı ile sıkıştığından müracaat ettiği Risaleler kadar Said Nursi yeni okumalara tabi tutulabilirdi. Necip Fazıl’dan ve Mehmet Akif’ten—belagat amaçlı kullanımlar haricinde--uzak kalınması telkinle değil, ama Necip Fazıl’ın onuncu derece taklidi şiirleriyle, yeri geldiğinde bilimsel din, bazen tasavvufi sekerat halleri, bazen acayip modern kostümlü söylemlerle oluşan ve aslında PY’nın da anlamadığı ama otomatik onayladığı hükümler olur. “Asım’ın Nesli” ve benzeri ifadeler yerine, “Altın Nesil” ifadesinin kullanılması, Asım’ın karşısında olan nesli karşısına almak yerine, “maden olan insan”dan oluşturulmak istenen ve daha maddi ve “parlak” nesli anlatır. Ayrıca “ideal” nesle dair diğer fikri akımlardan da kendini ayrı tutar.

 

Özal döneminde başlayan dışarı açılım, Orta Asya olduğu kadar, Türkiye’de medya açılımları olarak devam etti. Yeni Yüzyıl Gazetesinde 1995 yılında başlayan dışarı açılım taktikleri, Türk-İslamcı serencamdan, Türkiye’nin tek vatan olmadığına, İslam’ın bazı yönlerinin “katı” olduğuna kadar evirildi. Değişim rüzgârıydı küredeki hava, rüzgâra karşı durmak değil, onu arkasına almak ve o halde polenleri ona taşıtmak lazımdı.

 

Nedense rüzgârın bir ucu hep o, “Güney’deki sevdiğim ülkeye” uğruyordu, ama zaten Allah Doğu’nun da Batı’nın da Allah’ı değil miydi? Ve PY liderinin, İsrail ve Filistin konusunda taraf olması beklenemezdi. Sonra, İsrail’de yaşayanlar da aynı Allah’ın kulu değil miydi? Onların da cana yanabilirdi. O halde, onlara orman yangını filan geçirdiklerinde kayıplarını karşılamak için “havuzdan” yardım fonlarını kullanmak ye Yahudilerin “green card” konusundaki yardımlarını boşa çıkarmamak ve muhtemel sadakat testlerinde “hafazanallah” ayağın kaymaması gerekti. Özal’dan sonra Mesut Yılmaz da, onun rakibi olan Çiller de güzel insanlar olmuşlardı.  Yükselen her dalgada sörf yapan PY, onları da dalga boylarınca sevdi zaten.

 

Açılımların kaçınılmaz cazibesi olacaktı tabii. “Her şey vatan için!”, ama vatan da zaten PY içindi. O halde medyanın bir tamamen “bizim”kilerden olan ayağı olacak, orada ayı zamanda kalbi PY’ya ısındırılanlara da yer verilecek, ama asıl siperler de medyanın hedef gruplarında muhabir seviyesinden başlayan ve “teenni” ile tepelere hizmet eder gibi görünerek, tepeleri kendine hizmete döndürme ve onları izleme kuleleri inşa edilecekti. Yani medya periskopları oluşacaktı.

 

Bir yandan da Dumanlı sistemle medya içi haberleşme ve ayak alıştırma çabaları devam edecek, zemindekilerle zirvedekiler zamanla orta katları da kuşatmış olacaklardı. Eski Sabah’tan, Hürriyet’e, Taraf’tan, Radikal’e kadar bir atılım başlatıldı. Nasılsa, PY lideri bir medyadan insanla görüşüyor ve PY dilinde o da artık “kafalandı” oluyordu. Zaten PY lideri de şair ve mütefekkir bir müçtehit olup, mehdilik de yan anlam olarak çıkıyordu. Ve manevi şahsın tüm gücü kendini siyasette de gösteriyordu… Mahmut Övür yazıyor, Emre Aköz yazıyordu. “Bilimsel” araştırma dosyaları birbiri ardına çıkıyordu basında. Bunun karşılığında “tiraj artırma” emirleri de veriliyordu.

 

Öte yandan, PY liderinin, fizikçiyle fizik, edebiyatçıyla edebiyat.. hâsılı gelen kim varsa, onlardan iyi alanlarına hâkim olduğu ve hayretler içinde kaldıkları dalga dalga yayılacak bu arada, “cennetlik yüzler” de sadakatleri ve hizmetlerine binaen beklentilerini zaten Allah’tan alacaklardı. Şurada “okul yaptık!” denilmeyecek, bu ifadeden kaçınılacak, “okul yapıldı” denilecek ya da “hizmetin şahsı manevisi” anılacaktı. Bu arada Paralel medyada, “Çarmıhtaki İsa” anıştırması ile Dünyanın “onu beklediği” mesajı verilecekti.

 

PY’nın çıpasız, merkezsiz bir merkezkaç bir çekim alanı kurması onu farklı merkezlerde itibarlı hale getirmişti. “Siyasette yoktu”; oysa siyasetin en derinindeydi. Akademi, medya, finans, ordu, emniyet derken, sanat camiasına da bazen günah çıkartarak rahatlatma, bazen çaptan düşenleri onöre ederek kendi içinde kullanıma hazır hale getirme stratejisi vardı. Akademisyenler de unutulmamıştı. Nasılsa bildikleri terfi almış akademisyenleri otellerde ağırlamak ve ileride bir yerlerde değerlendirmek lazımdı.

 

Alamut Kalesi ve Alacakaranlık Kuşağı Nesli (3)

 

Ancak Anadolu insanı kadar kolay değildi dışardaki insanları ikna etmek. O nedenle de, bir “diyalog” satrancında piyon olmak da başarının etkenlerinden oldu. Buna marşa bastıktan sonraki ilk beş dakikada tufan olan gözyaşlarını da eklemek lazım. Yani PY hem Hira’da vahdette, hem çarmıhta hasrette, hem Sina’da kesrette olacaktı. Dahası Medeniyetler Diyaloğu diye bir de yabancı diyalogcu bir akademisyen kadına kitap yazdırıp, PY liderini Sokrat’tan Sartre herkesle aşık atar kılınca, dia gösterileri bir logos halinde daha bir kutsal oluyordu. Hediyelere boğularak, her masrafı karşılanarak düzenlenen konferanslarla da, yabancı kimi akademisyenleri kafalayınca, manevi şahsın kudreti daha bir artacaktı. Buna Budist vs. unsurları da eklerseniz, “Gel, gel, gel!” nidası, “gel kardeşim elini ver bana..dünyaya geldik bir keree!” faslında dönüştü.

 

Bu fasıl da kademe kademe, siyasette kimin üstüne basılacaksa, basanlarla beraber, ama sadece kendini tahterevallinin yükselen tarafına koymak için yaptı. Etiksiz yaklaşım değildi bu. PY kendi etiğini zaten, kendine yarayan her şeye helal sertifikası ya da kosher sertifikası vurmasını bilirdi. Vurdu da. İslam’ın da ancak kendini büyüten tarafını aldı, sonra kendi kalıbında yeniden üretti adeta. “Altın Nesil” yoldaydı, ama Borsa henüz tam oluşmamıştı. İstanbul başlangıç olabilirdi, ama daha öncesinde Saman Pazarı ile Kestane Pazarı arasında başlayan fasıl sonraları NY Borsasına taşınmıştı. Ve bunların hepsi “Allah’ın inayeti ile” oluyordu. Hicret de bunun bir parçası olup, “ashap gibi” olanların belirginleşmesine de yol açıyordu.

 

28 Şubat döneminde farklı ve insani nedenlerle PY’nın medyasında yer alanlar bir bir PY’nın gerçeklerini anlayarak, yollarını ayırmaya başladılar. Daha önce ayrılanlar olmuştu zaten. En son Gülay Göktürk ve İskender Pala fecr-i kazipten uzaklaştı. Fecr-i cazip olanın ekseninde yörüngeye oturdu. Özetle ifade ettikleri, PY ile yan yana yürümenin imkânsız olduğu ve bu yapının tütsü ve efsunlarının gerçekleri örttüğüne tarzında oldu. 28 Şubat döneminde dahi PY’nın aslında dönemin elitleriyle bağlantılı olduğunu anlamaya da başladılar. Hafızanın nisyan ile malul olması her zaman kazara olmaz. Bazen de malulen nisyan hafızanın sandukasından çıkanlarla rahatsız olmaktan kurtulur.

 

Dershane tartışmalarında bile meseleye odaktan değil, sadece kişisel hesaplarla ya da liberal ticaret kanunlarına ya da PY’ya farklı yakınlıklarına göre yazan çizenler olmuştu. Bunu önceden dile getirenler ya kötü niyetli ya bireysel hesapları olan insanlardı. Öte yandan, PY tarafından kara listeye alınan bu insanlar, yalnız Kassandra sendromu yaşarcasına, ya aklı ya imanı ya da ahlakı sakıncalı insanlar şekilde algılanıyordu.

 

Kimileri konuyu, açıkça dile getirmese de, Erdoğan’ın kişisel meselesi olarak görüyordu. Oysa mesele hükümet ve cemaat, ya da Erdoğan ve Gülen çekişmesi değildi. Dahası, rahmetli Erbakan’ın istikameti ile PY’ya mesafeli duranlar zamanla, aslında PY’nın sandıkları kadar da olmadıklarını, muhtemelen “derin devlet” uydurmasını düşünmeye başlamış, hatta partili ve PY mensupları arasında bir ortak küme oluşmaya başlamıştı. Taraf Gazetesinin 2007’den itibaren sistematik çabası zaten, PY’nın tanımladığı bir ortak düşman üzerinden, AKP’yi ve hassaten Erdoğan’ı ittifaka zorlamaktı.

 

Alamut Kalesi ve Alacakaranlık Kuşağı Nesli (4)

 

Kahraman gazeteciler maharetiyle bu becerilmişti: Mahşerin Üç Topsakalı ve Taraf’ta oluşan diğer çarşı-her şeye-karşı liberalleri. Ahmet Altan ve Amberin Zaman nasılsa arada hükümete de dokunuyorlardı, ama PY konusunda bir tasvip çemberi vardı. Ahmet Altan iyiden iyiye, arada ironik takılsa da, PY “abilerinin” terminolojisini kullanır olmuştu. Buna Erdoğan’ın etrafındaki yakın kuşatmayı da katarsak aslında, PY’nın umduğu gibi mutlak zafere çok az kalmıştı. O hesap, artık PY’nın idari piramidinin en altındakilerinin diline düşmüştü. 2014 bütünüyle PY yapının zafer yılı olacaktı. Gezi Parkı ön hazırlık zamanıydı. PY, Gezi Parkı olaylarında, aba altından sopa gösteriyor ve bir yandan da Mavi Marmara’dan beri oluşan havayı “oldu-bitti”ye getirmeye çalışıyor ve kendine mecbur kılmak istediği hükümetin karşısında oluşacak muhalefeti deneme sürüşüne alıyordu. Kendi içlerinde ise, “artık efsane bitti!” tarzı vardı. Hem dışardan telkinler almışlar hem de içerde medya ve sermaye çevreleriyle mutabakat sağlamışlardı.

 

Erdoğan’ın sonradan fark ettiği bir ihanet çemberiydi bu. “Ne istedilerse” verilmişti, ama yine de PY mutmain olmamıştı. Dahası, PY’nın, bir bisküvi markasını muhafazakâr, diğerini laik gören kesimi, Orta Asya, Afrika ve Türkiye’de laik sermayeyle yapılan nikâhlardan habersizdi. Öte yandan, bazı entelektüel liberaller kadar, ılımlı sosyal demokratlar, “kıble” birliği esasından hareket eden muhafazakârlar, milliyetçi camiadan insanlar, menfaat birlikteliği hesabı her zaman olanlardan PY’yı durdukları yere, görmek istedikleri yere, varmak istedikleri yere, meşreplerine göre savunanlar oldu. Kimi beraber çay içmiş, kimi PY’nın dershanelerine çocuklarını emanet etmiş, hatta dershane ya da okul hocalarını evlerinde ağırlamışlardı. Özel insanların çocuklarına özel muamele yapıldığını bilmiyorlar, evlerine gelenlerin evdeki hat ya da resimlerden, kitaplara kadar inceleyip sonradan rapora döktüklerini bilmiyorlardı.

 

Bir kısım insan da tanıdığı, PY mensubu kimi güzel insanların zaten bireysel olarak güzelliklerinden yola çıkarak, PY’nın tamamını o birey üzerinden anlama eğiliminde oldu. PY melekler şehri gibiydi. Ve hafızalarda o eski plağın etkisi vardı: “İmamın keçisi çalınır,” ama “imam keçi çaldı!” diye haber yaparlardı. Olmazdı öyle şey! “Ayna” programlarında, siyahi çocuklar İstiklâl Marşı söylüyor, Türkçe Olimpiyatları yapılıyor, kitle mahşerden naklen yayın görüntüleri izlerken, örgütün tepesi Koç’tan sponsorluk, belediyelerden yer yurt alıyordu.

 

Bu tamamen insani bakış, korunması gereken bir zahiri bakış olmakla birlikte, zaten PY’nın mensuplarını kendi başlarına bırakmadığı, batında iradelerini askıya aldığı için,  bireysel anlamda doğruyu, ama kitlesel anlamda yanlışları içeriyordu. Bireysel olarak milli vasattan farkı olmayan insan, PY zırhını, vicdanını, kutsallığını giyindiğinde, bambaşka oluyordu. Ve zaten PY mensubu, bireysel kalan hayatında, kendi başına kalınca milli vasatın bir uzantısı olarak vardı. Mesele zaten o kutsanmış, tartışılmaz örgütsel zırhın kendisiydi. Mafyalaşan bir emniyet zırhı, buna hukuk zırhını da ekleyince, medyanın ötekileri de görüşmelerle, taktiksel ziyaretlerle etki alına alınmıştı. PY’nın Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Yayın Danışmanı Eyüp Can ve eski STV Ankara Haber Müdürü Haluk Örgün o zamanki teslisin sonradan ayrışmış görünen unsurları oldular. Alamut Kalesi operasyonlara Referandumda hız vermişti.

 

Alamut Kalesi ve Alacakaranlık Kuşağı Nesli (5)

 

Dumanlı, dönem dönem gazete içindeki sindirdiklerinden, sürdüklerinden de kurtularak, PY gidişatını kendi ellerinde izinle tutar olmuştu. Gazeteye gelip giden İsrail, Amerikan heyetleri onu daha bir önemli ve vazgeçilmez kılmıştı. Ahmet Şahin’in hitap ettiği kitle devam ediyor, Şahin Alpay gibi soldan, Türköne, Alkan, Ayvazoğlu, Niyazi, Pala gibi sağdan gelenlerle farklı kitlelere pazar taktiği uygulanıyordu. Unutulan kadın yazar konusu da bir şekilde halledilmişti…

 

Her ne kadar Dumanlı, eski kayınpederinden eşarp reklamlarını artık alamıyorsa da, Yozgat’taki yaşlı babasının duası, Pensilvanya’nın desteği ve İsrail’in gizli gücü yeterdi. O hayranı olduğu Ertuğrul Özkök’ün bindiği arabaya binecek ve tiraj düştükçe, belki de tövbe ile lerzan vaziyette telaffuz ettiği “Gülen” imzalı kitap kampanyaları yardımıyla tiraj patlamaları yapacak, o da keyifle yazılarında Hürriyet’i filan katladıklarını anlatacaktı. Kendi kitaplarını Amazon.com a koyup sonra da toplu sipariş ederek “book-seller” ilan eden kitle için bunlar zaten olağan şeylerdi. İman ve ihlasın gücü böyle bir şeydi!

 

Buna Ali Bulaç, A.T. Alkan, E. Mahçupyan gibi kalemşorları de ekleyince farklı kesimlere de hitap etmiş olacaktı. Nasılsa sonuç da hepsi de “bizim” adamlardı, has dairede olmasalar da, kullanımlık değerleri vardı. Bu arada Today’s Zaman da İngilizce olarak çıkmaya başlamış, Türkiye’yi İngilizce takip edebilen kitlenin nabzını tutmaya başlamış, Time Dergisi’nin internet anketinde örgütlü tıklama rekorlarıyla Kemalistlere taş çıkartan sonuçlar alınmış, Gülen, son asrın en büyük mütefekkiri olmuştu. Yetmemiş ABD’de İngilizce olarak John Esposito, Bülent Aras, Ömer Çaha, Hakan Yavuz vs. isimlerle makale ve kitap tarzında PY tanıtılmış, “bölgede oyuncu arıyorsanız biz varız!” mesajı verilmişti. Nuh Mete Yüksel gibi engeller de ona gönderilen bekar ve PY mensubu bir kızı “kutsal fahişe” olarak kullanıp daha sonra da görüntüleriyle de karakter suikastına kurban ettiler. Netice olarak da meyveler alınmaya başlanmıştı. Gülen’in önceden alamadığı Green Card, sonradan sadece ikisi Türk olan 26 kişinin referansıyla alınmıştı. Gerekçe olarak da Gülen’in eşi benzeri olmayan din adamlığı sunuldu. Referanslar arasında, eski YÖK başkanı Mehmet Sağlam, eski CIA ve ABD hükümeti bağlantılı insanlar, İsrail kökenli insanlar ve diyalogcu Jill Carrol da vardı.  “Allah’ın inayeti”ile bu da aşılmıştı! Bazı yabancı kadınları da “abilerin” stratejik evlilikleriyle fedakârlık yapması suretiyle PY arasına katmış, engelsiz ufuklara yelken açmıştı. Kadını “şeytan” olarak gören PY için, yabancı ve Müslüman olmayan bir kadının “melek” yapılması işten değildi.

 

Artık ABD’de bazı okullarda, Gülen konferansları yapılıyor, İngiltere’de aniden Risale Enstitüleri kurulmaya başlıyor, PY elemanları misyoner okullarına gönderiliyor, Muslim World gibi misyoner kökenli dergiler, Gülen ve Nursi Özel sayıları çıkarmaya başlıyordu. Öte yandan, Orta Asya’da Rusya, Gürcistan ve Özbekistan haricinde yayılmalar devam ediyor, nasılsa ABD bunlara destek veriyor ve Rusya’da bu satrancı okumaya başlayıp bazı PY kurumlarını, CIA bağlantılı gördüğünden dolayı kapatıyor, ama PY bunu da “İslam karşıtlığı” olarak lanse ediyordu. Ergenekon süreciyle kamufle edilen ise, darbecilerin tutuklanması, yargılanması değil, aslında Almanca bilen “yeşil Gladyö” olarak PY’nın kudret denemesi ve “kılcallara kadar nüfuz” edişini sınamasıydı. “İmtihan” böyle bir şeydi zaten…

 

Ama PY’nın aşikâr basın organları yetmeyecekti. Bu nedenle, bazı soldan, sağdan köşe yazarları—aralarında sabah akşam Gülen karşıtlığı yapanlar da olmak üzere—PY’nın etki alanı içine alınmış ve o dönemin Yeni Şafak, Habertürk gibi gazetelere, NTV gibi bazı kanallara muhabirler angaje edilmiş, sonraları TRT’nin özellikle haber birimlerine PY kendini açıkça zerk etmiş, Anadolu Ajansı PY’nın kendi ajansına dönüştürmek istenmişti.

 

Dahası, verilen ve aslında fos olan destekten sonra, 2007’deki seçimler ve 2010’daki referandum döneminde aslında PY, biz kimi istersek o olur tarzına kendini iyice kaptırmıştı. Öyle ki, şimdilerde dengeli nedameti olan Gülerce, o zamanlar Erdoğan’ın Gülen’e ve Gülen’ce biat etmesi için çok ve alenen çabalamış, “Başbakan, Gülen’i ziyaret etmelidir!” tarzında adeta kendine verilen komutları, TV kanallarında başbakana komut tarzında aktarmıştı. Bunu söylerken de Mesut Yılmaz ve Aydın Doğan arasındaki ilişkiyi PY ile Erdoğan hükümeti arasında kurmak istemişlerdi. Ve artık PY medya, sermaye, akademi ayaklarını kurmuş, Latif Erdoğan’la da sinema-sanat çevrelerini, spor çevrelerini çekim alanına vakumlamaya başlamıştı. Meclis konusunda çalışmalar da devam ediyordu.

 

Alamut Kalesi ve Alacakaranlık Kuşağı Nesli (6)

 

PY yapı diyet istemeyi bırakın bizzat koparıp almaya başlamıştı. Daha 2012 yılı Nisan ayında Hüseyin Çelik’in, PY kuşatmasından bahsedenleri “aklını yitirdiği” mealinde galiz sözlerini hatırlarsak, Nazlı Ilıcak’a rahmet okutacak ifadeler olduğunu görülebilir. PY’ya ve mensuplarına sıcak duran ve Erdoğan’a çok yakın duran diğer insanların varlığını hatırlarsak, PY’nın nasıl bir sinsi kumpas kurduğu ortaya çıkacaktır. Erdoğan’a Zaman ve benzeri PY organlarının yaklaşımlarının Erdoğan’ı korumak değil, onun arkasında kendini daha derinlere taşımak istediği anlaşılacaktır.

 

Daha önceleri, “özel haberleri” Cumhuriyet yayımlar, Hürriyet iktibasla çoğaltırdı. Şimdilerde Taraf yazıyor ve Zaman iktibasla çoğaltıyordu. O dönemde TMSF’ye devredilen Star Gazetesi ve TV’nin başında bir ara Nokta’nın künyesinde adı görülen bir PY mensubu getirilecekti. Nasılsa bir otel macerası ile bu süreç değişti. Hâlâ da örtülü olarak tutulmaktadır. Bu PY mensubunun, meşhur “günlükler” faslının yaşandığı dönemlerde Nokta’da olması da ayrı bir “tevafuktu.” Ki bu da zaten, hükümette ve toplumda oluşturdukları algı operasyonu ile “Ergenekon” sürecinde yapıldı. PY yapı bu dönemde, Erdoğan ve partisinin başarılarını hep kendi kerametinden olduğunu kendi mensuplarına aktarıyordu. Semt semt, hem para toplanıyor hem indoktrinasyon devam ediyor, ihalelerde PY olmadan olmaz imajı da oluşuyordu. Himmet, bazen dünyada daha fazla kapı aralardı.

 

 Ciner ve Doğan grubu basın yayın organlarındaki yapılanma artık aşikârdır umarım. PY onları da hükümeti de elde tutarak aslında kendini güvence altına alıyor, iki tarafla da ilişkileri poker yüzlü İngiliz diplomasisi ve Alman mühendislik titizliğiyle yapılıyordu. Burada maksat PY’nın çok zeki olduğu iması değildir. Maharet muhasara altında olan farklı siyasi, ekonomik, akademik çevrelerin, medya organlarından gelen bilgilerin bir masaya konarak Piramit hiyerarşisi ile stratejik büyüme ve saldırı planlarına dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

 

Stratejik yerlerde olanlara zaten özel ruhsatla her şey mubah görülmüştü. Başkası bir içerse onlar iki içecek, onların eşleri mayoyla havuza girerse, “sizin” eşleriniz bikini ile girecekti. Dahası, zaten kod adlarıyla oluşturulan iç istihbarat güvenliği, emniyet içindeki yapılanmayla sarsılmaz ve takibi zor hale gelecekti. Öyle sağlam ki, PY kurumunda vuku bulan dört intihar vakası ne basında yer alacak ne de emniyet katırlarına, oradan kamuoyuna ulaşacaktı. En ufak bir aykırı tutum ya da “itaatsizlik” zaten ahiret sıkıntını beraber getirecek ve “hizmetin” tokadını yiyecekti. Yani PY’ya olan herhangi bir olumsuz yaklaşım, insanları doğrudan Allah’la imtihan edecekti. Allah PY elinde bir korkuluk olmuştu.

 

Alamut Kalesi ve Alacakaranlık Kuşağı Nesli (7)

 

Bilgilerin, istihbaratın ve paranın akışını sağlayanlarla, onlarla ne yapılacağına dair karar veren imamlar, PY içinde çok katı, dışarda Makyavel rahatlığında idiler. İnsanları şaşırtan da başta bu vebal hissidir. “Gıybet” cemaatin kendini diğerlerine karşı korumak, içinde de insanlar arası muhakemelerini engellemek için kullandığı en pratik günahlardandır. Bu yapının en açık olduğu noktalar, en çok gizlemek istediği şey olan noktalardır. Yani, yapı daha kültik ve derinlerde olup bu da yapı mensuplarının hem kendi aralarındaki hem yapıya çekmek istedikleri insanlara bakışından kaynaklanmaktadır. Örgütsel mantığı anlama çabasında olunca ya tekfir ya dışlama ya mahrum bırakma metotlarına maruz kalırdı. Bu argüman o anlamda geçerliğini yitiren bir yaklaşımdı

 

Yapının kendi içinde ve dışında ayrı diller kullandığı gibi, Türkiye içinde, Amerika’da ve Asya’da ayrı stratejik yaklaşım ve sızma metotları kullanmaktadır. İnsanlara ve kurumlara yaklaşımında zaten kazanmak istediği kişi ve kurumların değerleriyle konuşmakta, kurduğu köprüden sonra da kendini klonlamaya başlamaktadır. Bu anlamda Paralel Yapı kendi kutsalları ve efsaneleriyle mensuplarını, mensupları da aday mensupları onların değerlerini yücelterek güdülemektedir.

 

“Sıfır çatışma” prensibi ile sorgulamalar olursa o sorgu unsurlarının da zaten Yapı içinde var olduğunu ya da Yapının dışarı açılmayan ama kabullendiği değerler arasında olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan, Paralel Yapının mensubu ya da lideri, çok rahatlıkla kutsal kitap” arasında Marks okumuş ya da roman okumuş” olabilir. Gizlilik prensibi zaten Yapının en büyük güdüleme kaynağı ve dışardaki düşmanı göstererek içerdekini güdüleme prensibidir.

 

Yaşadığı semtten, çalıştığı ortamlara kadar Yapı mensubu tek bir prensiple güdülenmektedir: Yapıya eleman sağlama ve Yapıyı büyütme. Bu nedenle, gazete ve dergi aboneliklerinden, günlük hayatta farklı toplantılarda edindiği adres ve irtibatlar bu amaçla kullanılmaktadır. İnsanlara yaklaşımda, robotik bir gülecenlik ve taktiksel bir bıkmazlık vardır. Yapı mensubunun, “nefs” diye adlandırılarak şeytanileştirilen, şahsiyet anlamında, şahsi fark anlamında ne varsa yok edilmekte, zamanla Yapı mensubu hem fikir, hem davranış, giyim-kuşam ve hatta konuştuğu kelimelere kadar seri üretime tabi tutulmaktadır. O artık ulvi bir gaye için, “kendini sıfırlamıştır” ve sıfırların bir hükmü de yoktur solda olunca. O halde “bir” ve biricik olarak liderin sağında saf tutarak kendi varlığını ikame ve idame ettirecektir.

 

Zamanla belki farkına bile varmadan, Yapı mensubu, kendini bir istihbarat elemanı gibi görmekte ve öyle çalışmaktadır. Edindiği, ev ziyaretleri dâhil bilgileri, mutlaka bir üst makamdaki abisine, ablasına ya da imamına aktarmakta, bu şekilde Yapının databankı oluşmakta ve yeri güldüğünden buna müracaat edilmektedir. En küçük semtlere kadar aynı şekilde işleyen ve haftalık toplantılarda üst makamlara aktarılan bu bilgiler, bilgi toplayan için terfi imkânı vermekte, aynı zamanda ödül alacağı mekanizmayı öğreten bir staj dönemi olmaktadır. Ölçülen sadakat kadar, ölçen hırsların ödüllendirilmesi böyle olmaktadır.

 

 

 

 


Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us twitterTwitter
YORUM YAPIN SÖZ SİZDE!


Adınız (Yorumda görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
 

Diğer Metin BOŞNAK Yazıları
 
Tüm Cumhuriyet Üniversitesi Haberleri Için Tiklayiniz.
 
Türkiye geneli yol durumu hakkinda güncel bilgiler
 
CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ GERİLEMEYE DEVAM EDİYOR!
CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ ARAÇSIZ KALDI!..
AHAT TÜRKMENOĞLU SİVAS CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ PROF.DR. İLYAS DÖKMETAŞ'A VERDİ VERİŞTİRDİ...
CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ SİVAS'IN GERİLEMESİNİNDE ÖNEMLİ PAY SAHİBİ Mİ OLMUŞ ?
C.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünün Alkollü Gezisi
[ Tümünü Göster ]
 
Lütfen haber arşiv tarihi seçiniz.
© Copyright Gazi SOFT Haber Yazılimı V1.0.5
Her hakki saklıdır.
Bu Site haber scripti Sistemi kullanilarak Gazi Soft Tarafindan Hazirlanmistir.