Egemen Gazetesi Gerçeklerin Sesi
ÖZLEMLE ANIYOR VE ARIYORUZ…
Biricik Babamızı, ÖZLEMLE ANIYOR ve ARIYORUZ...
HOCAMIZI UNUTMADIK, UNUTMAYACA
CEM VAKFI ESKİ BAŞKANLARINDAN, SİVAS’TA BİRLİK VE BERABERLİĞİN İNŞASINDA ÖNCÜLÜK
ONU RAHMETLE ANIYORUZ...
Alirıza SALMAN'ı Rahmetle Anıyoruz...
FETÖ'cü rektörden PKK'lılara i
FETÖ'nün Dicle Üniversitesi'ndeki yapılanmasıyla ilgili iddianamede gizli tanığı
ORC: 'Evet'ler farkı 11 puana
Referanduma sayılı günler kala anket sonuçları merakla bekleniyor. Son anket bug
BİLİM, İDEOLOJİ VE DARVİNİZME DAİR

BİLİM, İDEOLOJİ VE DARVİNİZME DAİR

  Bu yazı 02 Ocak 2013, Carsamba 21:30:51 eklenmiştir. 1142 kez okunmuştur.
Yazar : Metin BOŞNAK


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

 

Bilim, ideoloji ve Darvin

 

Çevrim içi “gerçek” algıları insanları mutlu ettiği için pek fazla söze gerek kalmıyor. Dar çevrenin dışına fiziksel ve entelektüel olarak çıkmak gerekmediği sürece yeknesak algı ve fikirlerin oluşması sanal bir hüsnü kabul ve “birlik” hissi uyandırmaktadır. Ancak bırakın kapıyı, nefes almak için pencereyi açınca, içeriyi başka gerçekler kuşatıvermektedir. Dahası, çevrim içi ahlak kadar, çevrim içi hakikatler de anlamsız olmakta, “antitez” gibi görünse de--odak noktası “tez”in çıkış noktası olduğu için-- esas “tez”e katkı yapmaktadır. Darvin’le ilgili tartışmalar bu mahiyettedir.

 

Darvin’i “bilimsel açıdan çürütme” stratejisi, “bilimsellik” konusunu kendi başına baş tacı etmeye yaramakta, gerçeği “bilimsel” olanla anlama ve içselleştirmeyi tersinden teşvik etmektedir. Darvin’le ilgili tartışmalar, onu hayatından ve içinde yetiştiği sosyo-kültürel temelden soyutlanarak anlama ve eleştirme çabasındadır. Böyle olunca, evrim konusu ya “bilimsellik” kisvesiyle tartışılmaz olmakta ya da Darvin’in “agnostik” hatta “Yahudi” olduğu konusu devreye girmekte ve fikirden çok itikat sorgulamasına dönüşmektedir. Dahası, Darvinizm’in sadece itikatla ilgili boyutunu eleştirirken, Anglo-Amerikan dünyanın aslında bugüne kadar uzanan ve geçerliği halen devam eden sosyal, ekonomik, uluslararası ilişkiler boyutunu ıskalamaktadır.

 

Darvin, zamanının ve Britanya’nın insanıydı. Yaşadığı dönem Britanya’sı dini--toplumsal düzeni korumak için--halka salık verirken Britanya’nın aklı zaten “İsa’nın mesajı”yla ilgilenmiyordu. Dahası, Britanya için kimin Hıristiyanlığa ya da başka dine inandığı problem de değildi. Asıl olan sömürgeciliğe engel olacak inanç ya da dinamikleriydi ki, bu açıdan 19. Asrın ilk yarısında fazla bir sıkıntıyla da karşılaşmadı.

 

Dahası, Amerika örneğinde olduğu gibi, sömürgecilikte en yakın rakip ve muvakkat ittifakı Katolikliğin bayraktarı İspanya idi. Birleşik Krallık içinde Katolik unsurlar zaten potansiyel bir “çatışma” unsuru olarak hep var olmuştu. Britanya’nın Aziz George ile Kral George’u zihinde ve keşiflerde bir araya getirmesi işi kolaylaştırdı. Bir anlamda Kiliseyi Roma kadar kutsallaştırmadan, ama Kilisenin ulularını Britanya’nın hizmetinde gemlemesi gerekiyordu. Aziz George zaten Haçlı Kahraman olarak tarihte yerini almıştı ve öldürdüğü canavarın kimliği değişebiliyordu: bazen Şeytan, bazen Katolik, bazen Osmanlı… Bir başka ifadeyle, asında Britanya kara imparatorluğu olan Roma’nın denizaşırı yeni tecellisi olmak istiyordu. Endülüs’ün yok oluşuyla iki engel kalmıştı: Osmanlı Devleti ve Katolik dünyası.

 

Nitekim zamanla Katolik dünyanın hâkimiyeti Roma’da kalınca, Protestan dünyanın önderliği ve genişlemesi Britanya’nın oyun sahası oldu. Darvin Katoliklik, İsa’yı öldürdükleri için Yahudiliğe tarihsel kin güderken, Protestanlık Tevrat’ı da hayatın içine sokmak suretiyle, Püritenlerin, Eski Yahudilerin tarihiyle özdeşleşme aşamasında Yahudiliğe daha bir yakınlaşması da tarihin cilvelerindendir. Britanya’dan Amerika ve diğer kıtalara taşınan ruh da böyle bir ruh olmuştur.  Darvin’in keşiflerinde kullandığı gemi, Beagle, Kraliyet donanmasına aitti ve gezdiği ülke ve kıtalara bakılırsa, aslında Darvin’le gezenin bilimsel keşiften çok, Britanya’nın sömürge haritası olduğu ortaya çıkacaktır.

 

Ortaçağ’dan beri olan “Varlığın Büyük Zinciri” inancı, hiyerarşik olarak, kralı Tanrının yeryüzündeki temsilcisi yapıyordu. Ancak bu inanç, aynı zamanda, krala aldığı karar ve yaptırımlarında Tanrı’nın kelamıyla yeryüzünde yargılanma ve eleştirilme kapısını da aralıyordu. (Bu tür tartışmaların öncülleri aslında Haçlı Seferleri sırasında Kutsal Kitap’tan savaş için gerekçe arama faslında yaşanmıştı.) Bu zincirin kırılması, sadece Tanrı’yı “yaratıcı” olarak değil, aynı zamanda “hükümran-Kral”lıktan uzaklaştırmak için gerekliydi. Yaratılıştaki zincirin kopması daha önce Newton’da ifade bulmuş, ancak sonraki Tanrı’nın muttasıl hükümranlığı kısmı askıya alınmıştı. Yani Tanrı evreni yaratmış ve kendi köşesine çekilmiş olduğuna göre, hükümranlık insana yani Krala kalmıştı...

 

Anglikan Kilisesi siyasi nedenlerden dolayı vaktiyle Katolik Kilisesinden ayrılmış, Britanya bir anlamda, kendi milli dinini Vatikan hâkimiyetini silerek ikame etmişti. Hatta daha önceleri Kilise’nin yardımları olmuşsa da, emperyalist sömürgecilik dışarıda kalmamış ve ülke içindeki rekabet ve kapitalist vahşilik olarak ülke içinde de kökleşmişti. Zulümden Kiliseye sığınan insanlar, İsa’nın İncillerde anlattığı, “ahiret krallığına” heveslendirilmiş, dini öğretiler sömürüye tepkileri körüklediği için, Hıristiyanlık bir tür ayak bağı da olmaya başlamıştı. Yani aslında Hıristiyan öğretileri ayak bağı olmaya başlamıştı.

 

“Yeni Britanya” eski Britanya’nın dinde teselli bulmasına karşı değildi. Asıl mesele, sömürgeleştirme sürecindeki, İsa örnekleminden ilham alan vicdanın ortadan kalkması, bunun da “bilimsel” gerekçelerle adının konulması lazımdı. Kilisenin İsa’ya atfen kullandığı “benim krallığım bu dünyada değil, öteki dünyadadır!” sözünün unutulması ve bu şekilde dünyada kurulacak olan Krallığın sağlam zemine oturması gerekiyordu. Yönetici Britanya seçkinleri dünyadaki krallığı hallederken, sömürdüğü ya da sömürgeleştirdiği coğrafyada da, İsa’nın ve havarilerinin züht ve dünyayı boşlama fikirlerini uygun görüyordu. Ancak toplumdaki çatışmalara dair belirtiler toplumu sarsacak derecede 17. Yüzyılda çıkmaya başlamıştı.

 

Thomas Hobbes Leviathan’ı (1651) yazdığında, temel çıkış noktalarından biri “korunma” arzusunun insanın içinde olduğu noktasıydı. Hobbes, Britanya “vatandaşlarını” “yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar vermekten engellemenin, kendi sanayilerini ve yeryüzünün meyvelerini güvence altına almanın yolu bütün gücü ve kudreti bir tek insan ya da insanların meclisine vermektir” diyordu. İnsanlar birbirlerine “ben haklarımdan vazgeçiyorum ve tüm haklarımı bu insana ya da insanların meclisine veriyorum” demeliydiler. Böylece, “bütün güç ve kudret tek bir insanda toplanır. Bu devlet ya da Latince civitas olarak” adlandırılırdı. Sonuçta “Büyük Leviathan‘ın doğması” demekti. Yani Büyük Britanya doğacaktı…

 

Hobbes’a göre, önceleri insanların hak ve özgürlüklerini korumak için oluşturulan devlet, zamanla büyüdü. Bireyi korumak için oluşturulmuş olan devlet, birey üzerinde tiranlık kurmaya başladı. Güya "iyiliksever devleti" temsil eden krallar, imparatorlar, sultanların baskı ve zulmü altında insanlar ezildi. Yaşam hakkı, özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı hiçe sayıldı. Asırlar "despot devlet"in izlerini taşıdı. Ekonominin gelişmesine paralel olarak devlet faaliyetleri de genişledi. Faaliyetleri genişledikçe harcamaları arttı. Harcamaları arttıkça daha fazla vergilemek zorunda kaldı. Bu da yetmedi, sınırsızca ve sorumsuzca borçlandı. Para basma yetkisini kötüye kullandı. Sonuçta ekonomide hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. İsraf ve savurganlıklar çoğaldı. Devlet, asıl varlık nedenini unuttu. Ve devlet, sosyal faydasından çok sosyal maliyeti olan bir kurum olmaya başladı. O halde devleti kutsallaştırmadan ve devletin borçlarından dem vurarak onu yeryüzünde işlev gören bir kurum olarak anlatmak gerekiyordu. Dahası, Kral gerçekten de çok borçlanmış ve bunu da millete fayda veren yatırımlara değil, kendine ve etrafına hercai harcamalar tarzında yapmıştı.

 

Hobbes ve Locke’den beri vurgulanan “yönetimin” ilahi kaynaklı olmadığına, ihtiyaçtan doğduğuna dair algı Kraliyeti memnun etmemişti, ama İngiliz Monarşisi Magna Carta’dan, Francis Bacon’un yazılarına kadar koca bir literatürle, egemenliğin halktan gelen meşruiyete indirgenmesinde başarılı oldu. Evet, Tanrı dünyadan çekilmişti, ama onun gölgesi insanlar vasıtasıyla hükümranlığa devam ediyordu. Süreç uzun süreli iç savaş, ülkeler arası savaş, mezhep savaşlarına rağmen kendi meşruiyetini oluşturdu.

 

Ondan sonraki asırlarda, Birleşik Krallık, yönetim konusunda, tüccar, kolonici, sonra sanayici ve burjuvazi ile “kanun yapıcıların" tasarımlarıyla uğraştı. Onların Krallıkla irtibatlarını da liyakat nişanı onlara aristokrat unvanları bağışlayarak yaptı.  Bu şekilde sistemin meşruiyetini diğerleri desteklerken, Kraliyet de geleneği onların arkasında destek olarak veriyordu. Burada belki eksik kalan, “bilimsel” destekti. O destek, tek başına olmasa da, Darvin’in teorilerinden geldi. Kilise aydını Kilise’nin aydını idi, Rönesans aydınlarında Patron aristokrasi oldu; “bilimsel dönem” aydını da bilim adına mevcut statükoyu yıkmak isteyenlere hizmet edecekti.

 

Darvin’in evrim teorisi biyolojikti, daha önceleri “üstünlük ve seçilmişlik” iddiası olan Tevrat müntesipleri yerine, sanayileşme ve makineleşme ile ayyuka çıkan toplumsal adaletsizliklerin, zulümlerin, içerde sömürme, dışarıda sömürgeleştirmede bilimsel bir zemin oluşturdu. Tanrı tarafından seçilmişlik yerine, halk tarafından seçilmişlik ve ırksal seçilmişlik ve üstünlük iddialarına evirildi.  Güçlü olanın yaşayacağı fikri, aslında hayvanlar âlemindeki uygulamayla, insan toplumundaki bir kurala dönüşüyordu. Yani insan toplumundaki “kültür”ü değil, hayvan âlemindeki “natür”ü esas aldı. Ve orada esas olan güçtü…

 

Türkiye’deki tartışmalar, Darvin’in çalışma ve fikirlerinin, biyolojik alandan çok, toplumsal, emperyal, ekonomik ve diplomatik alanlarda kalkan yapıldığı gerçeğini örtmektedir. Yani Darvinizmin biyolojik evrim konusu “çürütülürken,” mesela özelde İngiliz genelde Anglo-Amerikan ve “Batı” siyaseti, sömürgeciliği konusuna eğilmemektedir. Dahası, bu sömürgeciliğin Kilise ayağını unutturmakta, Kilise’nin “roket ateşleme ünitesi” olarak sömürgecilik tarihindeki işlevini tamamlamasından sonra ayrışmanın Kilise ve Britanya arasındaki güç savaşından kaynaklandığını anlatmamaktadır.

 

Anglikan Kilisesinin ne kadar milli bir din olduğu anlamak için de Osmanlı’nın son demlerinde İslam’a yapılan saldırıların, aslında itikadi değil, doğrudan Osmanlıyı hedef alan siyasi saldırılar olduğuna da değinmemektedir. Darvin’in dini kimliğinde çok milli kimliği ön plandaydı. Darvin Türklerin (ve aslında dolayımla Müslümanların) “doğal seleksiyonla” yok olacağını ifade etmiştir. Çünkü onlar “alçak” ırkı temsil etmektedir. (“Lastly, I could show fight on natural selection having done and doing more for the progress of civilization than you seem inclined to admit. Remember what risk the nations of Europe ran, not so many centuries ago of being overwhelmed by the Turks, and how ridiculous such an idea now is! The more civilised so-called Caucasian races have beaten the Turkish hollow in the struggle for existence. Looking to the world at no very distant date, what an endless number of the lower races will have been eliminated by the higher civilized races throughout the world.”)

 

Darvin’in düşüncesine göre, “Her canlı türü, yaşaması mümkün olandan daha fazla birey doğurduğundan ve bunun sonucu olarak sık sık tekerrür eden bir hayatta kalma savaşı mevcut olduğundan, yaşamın karmaşık ve zaman zaman değişen koşullarında kendisine fayda sağlayacak herhangi bir değişikliğe sahip olan her canlı, hayatta kalmada daha yüksek şansa sahip olacak ve doğal olarak seçilecektir. Kuvvetli kalıtım prensibi sayesinde, seçilen her cins kendi yeni ve değişik formunu yayma eğiliminde olacaktır.” Dikkat edilirse bu ifadelerde insan toplumu adına ne varsa bir kenara bırakılıyor; kanun, nizam, kültür, medeniyet bir yana bırakılıyor ve hayvanlar âlemindeki mantıkla bir güç ilişkisi doğrultusunda yeniden şekillendirmek isteniyor. Dahası, bu olan şeyleri gözlem olarak aktarmak yerine, bir hüküm olarak salık veriyor.

 

Hâsılı, propagandist Darvincilik kadar, propagandist anti-Darvinciliğin ötesinde bir şeyler anlatmak gerekmektedir. Darvin’in “objektif” bilimin geliştiği dönemlerde kutsanması, onun bireysel ve kültürel tecrübelerinin çalışmaları üzerindeki yansımalarını; ayrıca, “bulgularının” hem “Krallık” hem de emperyalist İngiliz amaçları doğrultusunda “evrensel geçerli” ve “bilimsel objektiflik” kisveleriyle kabullendirildiğini unutturmaktadır.

 

Almanya’da Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizm’in Ruhu adlı kitabı liberallerce iltifat tufanına maruz kalsa da, aslında dini ahlakla kapitalizme yaklaşmak yerine, kapitalizmin uygulamalarıyla dini ahlakı yeniden tasarlama amacı gütmektedir. Daha açıkçası, Darvin’in teorileri İngiliz emperyalizminin hem ülke içindeki sömürü, hem ülke dışındaki kolonizasyonda bilimsel reçete ya da kamuflaj olurken, Weber bir adım daha ileri giderek Kapitalizmin kendisinin üstünlüğüne, yani Kapitalin kendine iman edenlerden olmuş, Tanrı’nın kalktığı toplumsal düzende “bir mucizevî el olarak” liberal rekabet yerini almıştır. Yani aslında sermaye kendi oluşturduğu ilişkiler ağını Tanrılaştırmıştır. Böylece, Darvin’in ifadesini uyarlarsak, sermaye “ hayatta kalmada daha yüksek şansa sahip olacak ve doğal olarak seçilecektir. Kuvvetli kalıtım prensibi sayesinde, seçilen her cins kendi yeni ve değişik formunu yayma eğiliminde olacaktır.” Britanya’nın kendi cinsini, değişik formlarını yayması böyle oldu…

 

Max Weber'e göre, “fikri değişimler ekonomik değişimlerin öncülüdür.” Weber, fikirlerdeki değişimin tarihsel değişime yaptığı etkiyi incelerken, dinsel karşılaştırmalar yaparak “dinlerin toplumsal değişmeyi ilerletebileceği veya engelleyebileceği” yargısına varmaktadır. Buna örnek olarak, antik Çin ve Hint uygarlıklarını göstermektedir. Bu uygarlıklar, endüstrileşmenin eşiğine gelmiş olmakla birlikte, batı dünyasındaki dönüşüm bu uygarlıklarda gözlemlenmemiştir. Weber, bu dönüşümün ortaya çıkmamasını, “düşünce yapısında paralel bir değişim olmamasına” bağlamaktadır. Buna karşılık, “İngiltere, Hollanda gibi ülkelerin modern dünyaya geçişin başladığı ilk ülkeler olduğunu, bu geçişin Protestan ahlakındaki rasyonel düşünce yapısından kaynaklandığını belirtmektedir.” Weber'e göre modern dünyayı oluşturan kapitalizmin temel özelliği rasyonelliğidir. Bu anlamda, Protestan ahlak ile kapitalizm örtüşmektedir. Yani Almanya ile beraber Britanya bir kere uzaktan aklanıyordu.

 

Ve Weber’in yaklaşımları aslında Alman ideallerine yönelik olarak gelişti. Rasyonelleştirme, sekülerleştirme süreçleri onun teorisinin temel dayanaklarındandı. Dahası, “devlet” tanımındaki ilginç bir nokta da “meşru olarak şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran” yapı olmasıdır. Weber 1915 ve 1916’da, savaş sonrasında “Belçika ve Polonya’daki Alman üstünlüğünün sürdürülmesi için görevlendirilen komisyonda görev aldı.” Savaş sırasında Weber’in Alman İmparatorluğu’nun genişlemesine dair görüşleri gibi, savaş hakkındaki görüşleri de değişti diye ifade edilir. 1918’de Heidelberg’deki “İşçi ve Asker Konseyi”ne katıldı. Yine aynı yıl, Versay Anlaşması'na katılan Alman Ateşkes Komisyonu’na danışmanlık yapan Weber "Weimar Anayasası komisyonuna üye olarak atandı.” Özellikle “48.” madde'nin bu anayasayada yer almasını sağladı. Bu madde daha sonra "Hitler" tarafından, muhaliflerini susturmak ve diktatörlüğünü kurmak için kullanılmıştır. Weber’in Alman politikasına yaptığı katkılar halen tartışılmaktadır. Benzeri durumlar için Almanya diğer Alman felsefecileri de kullanmıştır: mesela Heidegger.

 

Yani, Darvin’in yanılsamalarını bireysel travma etkisiyle açıklamak mümkün değildir. Evet, Darvin, Tanrı’ya kızgındır; henüz on yaşındayken, çok sevdiği kızını aniden kaybetmiştir. Üniteryen olan inancı bu olayın ötesinde, yani Tanrı’nın nasıl olup da 10 yaşındaki bir kız çocuğun ölümünü takdir etmesiyle sarsılmamıştır. Çünkü Darvin’in Britanya’sı hem İrlanda’da hem de başka adalar ve ülkelerde milyonlarca insanın sadece sömürülmesi değil, katlini de soğukkanlılıkla icra etmişti. Üstelik dünya coğrafyasıyla oynarken, harmoni yerine bizzat çatışmayı körükleyecek şekilde yeni harita ve “düzen” kurmuştu. Bu durum Darvin teorisine göre, “doğal” bir durum oluyordu.

 

Darvin'le simgeleşen evrimin en büyük yanılgısı, evrimin kökenine dair biyolojik yanılsamalarından çok, tekâmülün devam ettiğine dair inancıydı. Darvin birinci aşamada biyolojik olarak evrimleşmeyi kabul etti ve hatta “bilimselleştirdi.” Sosyal anlamda “ırk”ların hatta milletlerin ve medeniyetlerin olduğu gibi zayıf kaldığına, hatta yok olması gerektiğine dair inancı tamdı. “İnancı” derken, Darvin zaten “varlığın harika zincirine” inanmıyordu. Yani, aslında kendi teorisinin içinde kavramsal tutarlı olmadığı gibi; meseleyi düz mantıkla “maymundan” evirilme ötesinde gördüğümüz zaman Darvin'in ahlaksal tutarlığı da ortaya çıkmaktadır.

 

Darvin, geçen zamanla insanın biyolojik olarak tekâmül ederek daha "medeni" olacağını sanıyordu. Olmadı. Dahası, aslında “aşağı” ırkların ve türlerin de yaşamaması gerekiyordu. Yaşadılar. Konu biyolojiye takıldığı gibi, insanın ruhsal tekâmülü de anlamlı olmazdı. Medeniyet adına tekâmül makineleşme ve insanın aslında tersine dönen bir biyolojik köleliğine dönüşüyor, Hegel’in tanımladığına benzer Britanyalı Robinson’un kullanacağı “Cuma”lar üretiyordu…

 

Belki de bu nedenledir ki, Marks “Komünist Manifesto”yu Darvin’e ithaf ettiğinde Darvin kabullenmedi. Nazikçe reddetti. Çünkü Marks’ın kitabının ne anlama geldiğini iyi anlamıştı. Anladığı şey ise, esaretteki insanlara “zincirlerinden başka kaybedecekleri şey olmadığı” yönündeydi.” Britanya’nın Hindu kast sistemin desteklemesinin çok hikmetleri vardı. Kastların en üstünde kendisi vardı. Bu durumu öyle bir içselleştirdi ki Doğu toplumları, “beyaz”lık “güzel” ile aynı anlama gelir oldu. (Hâlâ de devam eden bu içselleştirilmiş ruh hali, Müslüman Doğu toplumlarında da devam etmiştir. Michael Jackson’un kimyasal renk tekâmülünü anlamak için bu ruh halini hatırlamak yeterlidir.)

 

Darvin’in teorisini sosyo-ekonomik açıdan Marks’ın uygular olması Darvin’i neden hoşnut etmedi? Darvin Britanya’nın ve ırkının üstünlüğüne çalışırken, Marks ırk unsurunu “sınıf”a ve sınıf çatışmalarına indirgiyordu. Tarihten gelen Britanya kültünü yıkacak olan bir “devrim”in İngiltere’den beklenmesi de işin cabasıydı. Oysa Marks, kendi kültürel geleneğindeki “eziklik” hissini evrensel bir probleme dönüştürmek suretiyle, kültürünün de sağlama çıkacağını da düşünüyordu. Bu nedenledir ki, Darvin’de “vatan” kavramı varken, Marks için dünyanın tamamı “vatan”dır. Proleter’in doyduğu yer de zaten vatan olabilmektedir. Dahası, Marksın o zamanki haklı bir bakışı da “millet” fikrinin aslında milletin kendinden değil, milleti arkasına almak isteyen güçlerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, “ulus-devlet” kavramını yaklaşımı feodal dönemdeki “şehir-devlet”e yakın anlamda düşünmektedir. Staat’ın Almancadaki hem “şehir” hem de “devlet” olması bundandır. Feodal dönemde “staat” şehri ifade ederken, milletleşme aşamasında “devlet” anlamına evirildi. (“Memleket” kelimesinin farklı anlamlarını hatırlayınız.”)

 

Yani ilintili görünen, ama çok zıtlıklar içeren bir bakış çıktı ortaya. Darvin’in zooloji ve biyoloji alanındaki teorilerine Marks tarihsel açıdan katıldı; sosyoloji ve toplumsal psikoloji ile de karşı durmak istedi. Marksizm öldü; ondan hatıra sosyal demokrasi kaldı. Darvin ise, küresel sistemin hücrelerine klonladı kendini. Darvin’in bir hesaplaşması da aslında Yehova ileydi; Marks’ın hesaplaşması kendi kültürel kökenleriyle. Darvin’in zihinsel arka planında vatansız Yahudiliğin yaşamasındaki “seçilmişlik” hissiyatı, Marks’ta ise zengin Yahudilerde gördüğü vurdumduymazlığa tepki vardı. İkisinin de çatışma evreninin buluşma noktası, kültürlerinden aldığı “ezilmişlik” tavrına Tevrat’ın değil, “modern bilim”in verileriyle açıklama getirmek çabasıydı.

 

Dahası, Yahudilikteki “seçilmişlik” algısı hem gurur kaynağı oldu hem de gazaba maruz kalmayı kabullenmede etken oldu. “Üstünlük” bilinci ve “ezilmiş, vatansız”lık bilinçaltı Tanrı’ya tevekkülle yaklaşmalarına; fakat diğer insanlara yaklaşımlarında, Tanrı’nın “verdiği” cezanın intikamını almak şeklinde ortaya çıktı. Yani Tanrı’ya “söz verdiği” halde vatansızlık cezasından dolayı kızan; öte yandan da, “dünya hâkimiyeti” söz verdiği için beklentilerini karşılayacak olan bir tevekkül hali. Bu bakışın muarızları da olmadı değil. “Israel” kelimesinin Yakub’un sonradan aldığı ad olmasın ve ülke adına dönüşmesinin anlamını kavrayınca, aslında Yahudilikteki “Tanrı”yı “alt etmek” fikri de daha iyi anlaşılacaktır… Nietzsche’nin “Tanrı öldü ve onu biz öldürdük!” demesini bir de bu açıdan okunması lazımdır. Bahis konusu olan sembolik ölümdür, mecazidir.  

 

Farklı bakışlar da olmadı değil. Yahudi filozof Martin Buber ise, hem Tanrı’ya hem insana yaklaşımda “varlığın birliği” bilinciyle yaklaşıyordu. Ama onu ne Yahudiler ne de Yahudi karşıtları pek okumadı. Meydan Theodor Herzl (Benjamin Ze’ev Herzl) gibi Siyonistlere kaldı. Einstein’ın izafet teorisi Siyonizm’i değil, diğer ideoloji ve toplumları etkiledi. İşin sırrı zaten iki isimle var olmaktaydı. Yerel isim ve Yahudi ismini beraber taşımakta, Yahudi cemaati içinde biriyle, yerel halka diğeriyle yaklaşıyordu. Normal olarak bu iki türlü bir bilincin oluşmasını sağladı. Ve bilincin biri diğeriyle hep çatışma halinde oldu. Bazı zamanlarda bu iç çatışma Yahudi kimliğine eleştiri olarak da yansıdı ki, Nietzsche’de bunu görmek mümkündür. Ayrıca, The Believer filmi böylesi bir “kendinden nefret eden Yahudi” temasını anlatmaktadır.

 

Benzer bir durumu Freud’un kimi yaklaşımlarında da görmek mümkündür. Freud’un babasının karısıyla olan ilişkisi onu kendi aslında Babasından öte Tanrı’yla çatışmaya götürüyordu. Çünkü Tanrı sembolik olarak “baba” da oluyordu. O da bu durumun rasyonel açıklamasını bulmak için bazen Yahudilik içinden deliller çıkarmaya çalıştı. Sonuç olarak, Yunan mitolojisine müracaat etti. Orada Oedipus efsanesini bulduğunda, onu kendi psikozlarıyla birleştirme ve rahatlama imkânı buldu. Bazı teorilerinde ise, zaten baştan çatısını kurduğu fikirlere, ya hiç bakmadığı hastalardan, ya da zihinde ürettiği hastalardan, tahlil evreni düşük hastalardan ciddi genellemeler “bilimselleştirerek” ulaştı. Buna değiştirdiği bazı “vaka çalışması” notlarını da eklemek lazımdır.

 

Freud bununla da yetinmedi. Önceleri Katartik metot dediği Psikanalizi, mitolojiye, tarihe ve dine açıklamalara getirmek için kullandı. Mesela  Der Mann Moses und die monotheistische Religion adlı eserinde temel anlayışı şöyle oldu: Musa aslen Yahudi değildi, asil bir Mısırlı aileden gelmişti. Hatta monoteizme inanan Akhenaten’ların soyundan geliyordu. Mısır’daki o dönemdeki çatışmalardan dolayı, Musa ayrılıp Yahudileri arkasına alarak onlara önderlik etmek istedi. Ancak Yahudilerin ona karşı da isyan edip öldürdüler ve çöle gömdüler. Sonra da onun yasını tutarak dindarlıkların “Mesih” beklentisi teması üzerinde yoğunlaştırdılar. Bu durumu daha sonra ülkelerinin olmamasıyla bağdaştırdılar. Yani, Yahudiler vatanlarını bir Mesih önderliğinde kuracaklardı. Binlerce yıldır farklı coğrafyalarda  dolaşmaları bu Mesih’in çıkmamasıyla açıklandı. (Bu nedenle bazı Yahudi ekollerinde İsrail’in varlığı, meşru değildir. Mesih yoktur, ama devlet vardır. Bu devlet, itikaden caiz bir devlet değildir.)

 

 

 

 

Darvin’den açılmışken bu konulara girmemizin amacı, yeknesak sanılan Yahudi algılarına olan itirazdır. Ayrıca Darvin olduğu kadar, Compte ve Weber’in üzerinde uğraştıkları “objektiflik” safsatalarının bir kere ele alınması gereğidir. Bunun yansıması da çoğu zaman “bilimsel”lik kisvesiyle olmaktadır. O halde, laboratuara giren bilimler dâhil, mutlak objektiflik elde edemezler. Ayrıca “objektif,” “bilimsel” kavramları en az “İsa adına Kilisenin” söylediği sözler kadar tartışılmazlık halesine bürünmekte ve kutsanmaktadır. Bu nedenle, “eril” yerli kimliklerin çıkışı da bastırılmaktadır. Tarihimizin bile kimlerin süzgecinden bize geldiğini hatırlarsak, “nesnellik” kavramının Batı kaynaklı bilmi sorgusuz alma mesabesinde görmek olduğunu, hatta Batı’nın perspektifi ile kendini gören ötekilerin aslında nesnelleşmediği, “nesne”leştiğini anlamaları gerekmektedir. Yani “bilimsel” olan, kültürden, ve özneden bağımsız bir gerçeklik değildir…

 


Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us twitterTwitter
YORUM YAPIN SÖZ SİZDE!


Adınız (Yorumda görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
 

Diğer Metin BOŞNAK Yazıları
 
Tüm Cumhuriyet Üniversitesi Haberleri Için Tiklayiniz.
 
Türkiye geneli yol durumu hakkinda güncel bilgiler
 
CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ GERİLEMEYE DEVAM EDİYOR!
CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ ARAÇSIZ KALDI!..
AHAT TÜRKMENOĞLU SİVAS CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ PROF.DR. İLYAS DÖKMETAŞ'A VERDİ VERİŞTİRDİ...
CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ SİVAS'IN GERİLEMESİNİNDE ÖNEMLİ PAY SAHİBİ Mİ OLMUŞ ?
C.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünün Alkollü Gezisi
[ Tümünü Göster ]
 
Lütfen haber arşiv tarihi seçiniz.
© Copyright Gazi SOFT Haber Yazılimı V1.0.5
Her hakki saklıdır.
Bu Site haber scripti Sistemi kullanilarak Gazi Soft Tarafindan Hazirlanmistir.